|
|
April 30
TC. ANAYASASI
MADDE:1 TÜRKİYE DEVLETİ BİR CUMHURİYETTİR.
MADDE:2 TÜRKİYE CUMHURİYETİ , TOPLUMUN HUZURU MİLLİ DAYANIŞMA VE ADALET ANLAYIŞI İÇİNDE , İNSAN HAKLARINA SAYGILI , ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİĞE BAĞLI, BAŞLANGIÇTA BELİRTİLEN TEMEL İLKELERE DAYANAN DEMOKRATİK ,LAİK VE SOSYAL BİR HUKUK DEVLETİDİR.
MADDE:3 TÜRKİYE DEVLETİ , ÜLKESİ VE MİLETİYLE BÖLÜNMEZ BİR BÜTÜNDÜR.DİLİ TÜRKÇEDİR. BAYRAĞI, ŞEKLİ KANUNDA BELİRTİLEN BEYAZ AY YILDIZLI AY BAYRAKTIR . MİLLİ MARŞI İSTİKLAL MARŞ'DIR.BAŞKENTİ ANKARADIR.
MADDE:4 ANAYASANIN 1.MADDESİ 2.MADDESİ 3.MADDESİ HÜKÜMLERİ DEĞİŞTİRİLEMEZ VE DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF EDİLEMEZ...
* TÜRKÜM ÇÜNKÜ ; Dünya üzerinde yedi ayrı bağımsız devlet kurma dirayetine sahip olan bir ırk'tan geliyorum. * TÜRKÜM ÇÜNKÜ ; 72 millete boyun eğdirten bir ırka mensubum. * TÜRKÜM ÇÜNKÜ ; ALPERTUNGA,TANRIKUT METE,ÇİÇİ YABGU,TANRI'NIN KIRBACI ATTİLA, BUMİN KAAN,İSTEMİ YABGU, KÜRŞAD,KÜLTEGİN, BİLGE KAAN,TONYUKUK,ÇAĞRI BEĞ,TUĞRUL BEĞ,ALPARSLAN,ÇİNGİZ KAAN, HÜLAGÜ HAN,KILIÇARSLAN,OSMAN BEĞ,AKSAK TEMİR BEĞ,FATİH SULTAN MEHMET HAN, YAVUZ SULTAN SELİM HAN,...,MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ve sayfalara sığmayacak kadar çok sayıda kahraman Atalarım var. * TÜRKÜM ÇÜNKÜ; diğer ırklar putlara taparken , benim atalarım Tanrının varlığını kitaplar ve peygamberler gelmeden biliyorlardı. * TÜRKÜM ÇÜNKÜ; bütün dünyanın kullandığı onluk askeri sistemini ilk defa milattan önce benim atalarım var etti. * TÜRKÜM ÇÜNKÜ; kırk kişiyle milyonluk çin sarayını basanlarla aynı kanı taşıyorum. * TÜRKÜM ÇÜNKÜ; vatan toprağına düşman ayak basmasın diye 250 kiloluk top mermisini tek başına omuzlayacak yüreğe ve bileğe sahip bir yiğidin ulusundanım. * TÜRKÜM ÇÜNKÜ; 50.000 kişilik orduyla 200.000 kişilik orduyu yenebilecek cesarete sahip bir ırktan geliyorum. * TÜRKÜM ÇÜNKÜ; yaradılışındaki tek olağanüstülüğü TÜRK oluşunda bulan bir insanın soyundan geliyorum. * TÜRKÜM ÇÜNKÜ ; yabancı kaynaklı hiçbir fikri benimsemeye tenezzül etmeyecek kadar millî şuur ve gurura sahibim. * TÜRKÜM ÇÜNKÜ ; ezelden beri HÜR yaşadım , kıyamete kadar HÜR yaşayacak bir ırktan geliyorum...!!!!!
ÜÇ AŞK: “ÇANAKKALE GEÇİLMEZ !”
İnsanlar, bir ülkü birliği ile bir araya gelerek milleti oluşturur. Milletin var olabilmesi için vatan, yurt ve ülke denilen bir toprak parçasına ihtiyaç vardır. Bu vatana gelmiş/gelebilecek her türlü tehlikelere/tehditlere karşı, milleti oluşturan insanlar gerekirse vatanı müdafaa için topyekûn seferber olurlar. Bilirler ki, vatan giderse millet de yok olur. Biliriz ki, Anadolu insanı için de yaşadığı coğrafya kutsaldır ve vatandır.
İşte bu yüzden Anadolu coğrafyası, asırlar boyunca birçok toplumun savaş yaptığı, medeniyetler inşa ettiği yerdir. Yirminci yüzyılda adına destan yazdıracak bir savaşta buldu kendini Anadolu insanı. Tarih 1914’ü gösterirken Birinci Dünya Savaşı ile Anadolu coğrafyası dış güçlerce işgal sürecine girdi. Savaş başlayalı bir yıl olmuştu ki, Anadolu halkı anladı vatanın büyük bir tehdit aldığını ve sarıldı silahına. Bu uğurda topyekûn seferber oldu insanımız.
Vatan elden gitmesin diye cepheler açtı:
Kafkasya Cephesi ( 1914–1918), Rusya’ya karşı.
Sina/Filistin Cephesi ( 1914–1918), İngiltere’ye karşı.
Irak Cephesi (1914–1918), İngiltere’ye karşı.
Çanakkale Cephesi ( 1915), İngiliz-Fransız ve Commonwealth çıkartma gücüne karşı.
Bunun yanı sıra bir Osmanlı kolordusu 1916-17'de Galiçya Cephesi'nde Rusya'ya karşı Avusturya-Macaristan safında savaşmıştır.
Tarihler 18 Mart 1915’i gösteriyordu. Bu savaşın adı Çanakkale idi. Bu savaş birinci dünya savaşının belli bir cephesinde yapılan savaştı. Belli ki en önemli olanı bu cepheydi. Çünkü diğer cepheler de ağır yenilgiler alınmıştı. Çanakkale cephesi ise vatanın kurtuluş umudu oldu.
İngiltere’nin, Fransa’nın, Rusya’nın, Amerika’nın ve diğer bazı batı ülkelerinin harita üzerinde paylaştığı Anadolu’yu işgal etme ve herkesin payına düşeni alma mücadelesine karşı siper olan Anadolu insanının, iman dolu yüreğinin, vatan sevgisinin, özgürlük hissinin destanı olmuştur Çanakkale.
Bir bağımsızlık savaşıdır Çanakkale;
Bir vatan müdafaasıdır Çanakkale.
Çanakkale geçilmez. Çünkü Çanakkale’yi geçilmez yapan “Üç Aşkı” vardı. Üç aşk nedir gençler, bilir misiniz dedelerinizin “Üç Aşkı’nı” ?
Nedir o üç aşk! Ey tarihini unutmaya yüz tutmuş, zihinleri başka şeylerle doldurulmuş gençler!
Yazıyorum, lütfen dikkatli okuyun olur mu?
AŞK BİR !
Baki olmak istersen bir gönüle gir. Gençler! Dedelerinizin girdiği gönül Allah’ındı. Sahabe’den sonra Allah’ı en çok onlar sevebildi. Onlar: “Aşk Bir!” dediler ve hiçbir zaman bu aşklarına leke düşürmediler. “Aşk Bir” dediler, yüreklerine imanı koydular. Bu imanla Allah’a bağlandılar; vatanı savundular; düşmana karşı koydular; Çanakkale’yi geçilmez kıldılar. Bu uğurda canlarını ortaya koydular. Hiç çekinmeden 250 bin can verdiler. Aşk bu demekti. Yani Allah’ı gönülden sevmekti
Bu “ İlk Aşk” kalbin ve ruhun odak noktası oldu. Bedeni ruha teslim etti. Ruh da bedeni bütün benliğiyle sevdi. Bu aşktan hiç taviz vermedi. Çünkü ruh Allah’a bağlıydı. Allah’a bağlılık demek her şey demekti. Şimdi siz ve ruhunuz kime bağlı? ( Paraya mı, Leyla’ya mı, arabaya mı, v.s. mi?)
AŞK İKİ !
Vatan sevgisi de nedir ki? Ülke topraklarını satmak mı? Yoksa… Gençler! Üzerinde yaşadığınız toprak parçasını ne kadar çok seviyorsunuz? Gösterebilir misiniz vatan aşkınızı? Dedeleriniz bu ikinci aşklarını da namusu gibi korudu. Biz ne yaptık(?) Vatana yapılan en ufak bir tehdidi namusa sürülen leke bildiler. Ve ölümleri pahasına vatanını korudular. Biz ne yapıyoruz acaba cennet Türkiye’mize yapılan tehditlere karşı? Üzerimize düşeni yapıyor muyuz, yoksa: “Bu dünyaya bir defa geldik; bir daha mı geleceğiz? Boş ver… Leyla’ya bas parayı, sür sefayı… Hayatın tadını çıkar, Coca Cola tadında mı ” diyoruz?
Uyan Ey Anadolu Gençliği!
Uyan Ey Türkiyeli!
Uyan ki, vatan elden gitmesin. Giderse bil ki dedenin bildiğini; vatanın giderse milletin de gider, sende…Vatanın her karışı deden için niye en önemliydi? Niçin namus bilmişti vatanı? Senin için değil mi? Deden Leyla demedi, vatan dedi. Peki sen?
Vatan aşkı sarsın seni,
Vatandan daha değerli değil Leyla’nın teni.
AŞK ÜÇ !
Aşk şarabını gel dostun elinden iç! Dost mu bulamıyorsun? Acep niçin? İnsanı Yunusça sevebilirsen insanlar dostundur. Çanakkale’de dedelerin düşmanına bile gül atıyor, zeytin dalı uzatıyordu. Peki, şimdi sen ne yapıyorsun? En yakın arkadaşının arkasından kuyusunu kazmaya çalışıyor, ona çamur atıyorsun ve ondan menfaat bekliyorsun.
İnsan nasıl sevilirmiş dedenden ders al. Bak deden cephede bile ne yapmış. Kürt’ünü, Türk’ünü, Çerkez’ini, Ermeni’sini; Alevi’sini, Sünni’sini ayırt etmeden kuru ekmeğini paylaşmış. Peki, sen ne yapıyorsun? O sağcı, şu solcu, bu kürt v.s. diye nifak tohumlarının çimlenmesi için su döküyorsun.
Nereye kadar sürecek bu ayrımcılık söyler misiniz gençler! İnsanları ayırt etmeksizin ne gün başlayacaksınız sevmeye? Çanakkale’yi geçilmez kılan üçüncü aşkın insanı insan olduğu için sevmek değil miydi? Bu coğrafyanın evladı olarak, bu vatanı hep birlikte korumak birbirimizi çıkarsız sevmekle oldu. Deden bunu yapabildi. Ya sen?
Haydi, öyleyse ne duruyorsun! Sev Allah’ı, Sev Vatanı, Sev insanı!
ÜÇ AŞK: “Çanakkale Geçilmez” dedi ve bugünkü Türkiye sınırlarını vatan bildi. Bu uğurda 250 bin canı gözünü kırpmadan şehit etti. Bizim üç aşkımız bu fedakârlığı gösterebilecek mi? Üç aşkımız Çanakkale’yi geçilmez yapan “Üç Aşk “ ise size güveniyorum. Lakin değilse dedelerinizin kemiklerini sızlatıyorsunuz derim. Unutmayın!
Hâlâ gitmediyseniz Çanakkale’ye, ilk fırsatta gidin görün.
Nasıl geçilmemiş Çanakkale,
Nasıl geçit vermemiş dedeleriniz o azgın düşmana bilin.
Üç Aşktır, Çanakkale’yi Geçilmez Kılan.
Üç Aşktır, Çanakkale’yi Destan Yapan.
Üç Aşktır, Türkiye’yi vatan yapan.
Üç Aşktır, Miletleri Millet Yapan.
Sizleri gerçek bir üç aşk yaşamaya davet ediyorum. Gelin aşkımıza sadık kalalım. Dedelerimize verdiğimiz söze sadık olalım.
Var mısınız gerçek bir Üç Aşk yaşamaya?
Var iseniz; Okçular Tepesi boş kalmayacak demektir.
Var iseniz; Çanakkale size minnettar olacaktır.
Var iseniz; 250 bin şehidin ruhu ilelebet şad olacaktır.
Var iseniz; Değil Çanakkale bütün Türkiye geçilmez kalacaktır.
Bu vatanı deden sen rahat yaşayasın diye –canını vererek- sana emanet etti. Sen de torunlarına aynı şekilde emanet edesin diye.
Çanakkale’de sancak dedendeydi. Şimdi sende ya gelecekte kimde? Şimdiden yetiştirdin mi sancağı vereceğin nesli ve o neslin yetişmesi için görev alacak şahsı?
Vatanına, bayrağına ve milletine sahip çık. O senin için ne kadar kutsalsa gelecek nesil için de bir o kadar kutsaldır.
EY BU VATANIN EVLADI !!!
Bu Kutsal Vatanını Bayrağını Ve Milletini;
Ancak ve Ancak Çanakkale’yi Geçilmez Kılan; O “Üç Aşk’ınla” Koruyabilirsin.
April 05
|
|
|
iSTiKLAL MARŞI
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır parlayacak! O benimdir, o benim milletimindir ancak!
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal! Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl? Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal. Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım. Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar. Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar, 'Medeniyyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın; Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın. Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın, Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı! Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı. Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ! Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ, Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli: Değmesin ma' bedimin göğsüne nâ-mahrem eli! Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli- Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım. Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım; Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım; O zaman yükselerek arşa değer belki başım!
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl! Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl. Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl; Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet, Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!
Mehmet Akif Ersoy
|
|
|
|
|
|
|
İstiklâl Savaşı Anadolu'daki millî uyanış, Samsun, Sivas, Erzurum ve Trabzon bölgeleriyle, buralara komşu yerlerde mutlak bir otorite ile teçhiz edildi. Galip devletlerin bu bölgelerdeki şikâyetlerine yol açan asayişsizliklere bir son verilmesi, ordu teşkilatının dağıtılması ve silahların toplanması gibi hizmetlerin yerine getirilmesiyle görevlendirilerek "ordu müfettişliği"ne tayin edilen Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkışıyla (19 Mayıs 1919), millî uyanış, düzenli bir direnişe dönüşme şansına kavuştu. Mustafa Kemal'in icraatı, bir müddet sonra, İtilaf devletlerinin tedirginliğine yol açarak, kendisinin geri çağırılması için, Bâbıâli'yi harekete geçirdi. İstanbul'dan yapılan baskılar neticesinde askerlikten istifa eden Mustafa Kemal Paşa, "sîne-i millete" döndüğünü bildirerek, Anadolu'daki millî direnişi düzenlemeye devam etti. Erzurum (23 Temmuz 1919) ve Sivas (4 Eylül 1919) kongreleri tertiplendi. Özellikle millî sınırlar içinde vatanın bütünlüğü ve bölünmezliği, yabancı işgal ve tecavüzlere karşı milletin direnme hakkı bulunduğu, merkezî hükümetin aczi halinde, Anadolu'da geçici bir hükümetin kurulması gibi önemli kararlar alınarak ilan edildi. Millî direniş cemiyetleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında bir arada toplandı. Mustafa Kemal, bu kongre ve cemiyetlerin başkanlığına seçilerek, liderlik rolünü kabul ettirdi. Anadolu'da gelişen millî hareket, galip devletlerin kontrolündeki İstanbul hükümetinin sevkiyle sahneye çıkartılan Anzavur Paşa kumandasındaki Kuvâ-yi İnzbâtiyye adlı kuvvetlerle ezilmek istendi. Başarısızlık, Damad Ferid hükümetinin istifası ile sonuçlandı ve Ali Rıza Paşa hükümeti kuruldu (2 Ekim 1919). Millî direniş hareketiyle irtibat ve görüşmeyi gerekli gören yeni hükümet, Amasya'da Mustafa Kemal ile görüşmelere girişir. Bu görüşmede özellikle, yeni seçimlerle ilgili bazı kararlar alınır (Amasya Mülâkatı, 22 Ekim 1919). Ancak yeni meclisin İstanbul'da toplanmasının, güvenlik sebebiyle mahzurlu olduğunun tesbiti, ileri görüşlülük arz eden bir önem taşımaktadır. Bu arada Sivas'ta yapılan bir toplantıda, millî hareketin sevk ve idaresini yürüten Heyet-i Temsiliyye'nin, bundan böyle Ankara'da faaliyet göstermesine karar verildi (29 Kasım 1919). Millî gaye ve hedefleri ve millî sınırları belirleyen bir belge (Mîsak-ı Millî) hazırlanarak ilan edildi. Her şeye rağmen yine İstanbul'da toplanan meclis (12 Ocak 1920), bu millî yemini resmen kabul ve bütün dünyaya ilan ederek tarihî bir görevi yerine getirmiş oldu (17 Şubat 1920). Bunun üzerine, Batıda Yunan kuvvetleri taarruza geçerek işgal bölgelerini genişletmeye, Doğuda Ermeniler, kanlı tecavüzlerini arttırmaya başladılar. İstanbul'daki işgal kuvvetleriyse, resmî dairelere zorla girerek, şehre bir daha el koydular (16 Mart 1920). Meclis dağıldı, kaçan milletvekilleri Ankara'ya gittiler. Damad Ferid'in tekrar sadarete getirilmesiyle, bu tecavüzler tekemmül etti (5 Nisan 1920). Yeni hükümet, çaresizliğini, Mustafa Kemal Paşa'yı askerlikten tard ve idam cezasına mahkûm etmekle gösterdi (11 Mayıs 1920).
Barış antlaşması için yapılan görüşmeler ise, Paris'te devam etmekteydi. Müttefiklerin hazırladıkları barış, Osmanlı İmparatorluğu'nu tamamen parçalamakta, geriye kalan Türklere, küçük bir toprak parçasını bile çok görmekteydi. Batı Anadolu'da Yunan işgali, Bizans hayallerini gerçekleştirerek boyutlar alarak bir ilhaka dönüşürken, bütün Trakya, Yunanistan'a bırakılıyordu. Doğuda bir Ermenistan kurulması öngörülüyor, güney ve güneybatıda Fransız ve İtalyan nüfuz bölgeleri oluşturuluyordu. Boğazlar bölgesi, özel ve müstakil bir idareye bırakılmaktaydı. Doğudaki Kürtlerin, antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra, ayrı bir devlet kurmak istemeleri halinde, buna, İngiliz mandaterliğinde olmak kaydıyla izin verilmesi karar altına alınıyordu. Bu gibi şartlarıyla gerçek bir ölüm fermanı olan bu barış antlaşması, 22 Temmuz 1922'de toplanan Saltanat Şûrâsı'nda görüşüldü. Müttefiklerin, İstanbul'u Yunan işgaline terk edecekleri tehditleri ve genel ümitsizlik hali içinde, barış antlaşmasının Osmanlı delegeleri tarafından imzalanmasına (10 Ağustos 1920, Paris/Sevr Antlaşması) razı olundu. Ancak padişah tarafından tasdik olunmadı. Antlaşmayı, sadece Yunanistan parlamentosu tasdik etti. Barış antlaşmasına rağmen Yunanlılar, Batı Anadolu'daki ileri harekât ve işgallerine kanlı bir şekilde devam ettiler. 23 Nisan 1920'de Ankara'da açılan Büyük Millet Meclisi, 19 Ağustos'taki tarihî toplantısında, Sevr Antlaşmasını kabul eden Saltanat Şûrâsı âzalarını ve antlaşmaya imza koyan delegeleri "vatan haini" olarak ilan etti ve antlaşmayı tanımadığını bütün dünyaya bildirdi. Doğuda Ermenilerin tecavüzleri, Kâzım Karabekir Paşa kumandasındaki kuvvetlerle önlenmeye; batıdaki Yunan ilerlemeleri, dağınık millî güçlerin birleştirilmesi ve nizamî bir ordu kurulması faaliyetleriyle kuvvet bulacak olan Batı Cephesi Kumandanlığı'nın teşkili ile (Ali Fuad Cebesoy, İsmet İnönü) durdurulmaya çalışıldı. Ermenilerle sürdürülen savaş, nihayet zaferle sonuçlandırıldı. Yapılan Gümrü Antlaşması'yla (2/3 Aralık 1920), "Doksanüç Harbi" kayıpları geri alınarak, Ermeni hayallerine bir son verildi. Sovyetlerle yapılan dostluk antlaşmasıyla (16 Mart 1921) Ankara hükümeti, durumunu kuvvetlendirdi. Müttefiklerin, barış şartlarını hafifletme teşebbüsleri belirmeye başladı. Bu doğrultuda toplanan Londra Konferansı (Şubat 1921), Anadolu için söz söyleme hakkının Ankara hükümetinde olduğunun kabullenilmesi yolunda önemli bir adım sayılır. O sırada Yunan kuvvetlerine karşı kazanılan II. İnönü zaferi, milletin "makûs talihi"nin de değişmekte olduğunun da işareti olarak kabul edilir (31 Mart 1921. Anadolu'nun kurtuluşuna gidecek olan yolun, Yunan kuvvetlerinin denize dökülmesiyle açılacağı, artık anlaşılmaktaydı. Mustafa Kemal Paşa idaresindeki Sakarya Meydan Savaşı (3 Eylül 1921), Ankara'ya kadar yaklaşan Yunan kuvvetlerine ağır bir darbe vurdu. Zafer, Fransa ile müstakil bir barış yapılmasını sağladı (20 Eylül 1921). Sevr, yırtılmaya başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa'nın "başkumandanlık" yetkileriyle donatılmış olarak, son hesaplaşmaya hazırladığı millî kuvvetler, nihayet, "Büyük Taarruz"u başlattılar (27 Ağustos 1922). 30 Ağustos'ta Yunan kuvvetleri, ağır bir mağlûbiyete uğratılarak dağıtıldı ve Yunan başkumandanı esir alındı. Türk kuvvetleri, büyük bir zafer kazanarak, Batı Anadolu'yu, Yunan işgal kuvvetlerinden temizleyip, İzmir'e girdiler (9 Eylül 1922). Büyük zafer, İstanbul'da helecanla takip edildi ve pek çokları için beklenmedik bir gelişme olarak şaşkınlıkla karşılandı. Yunan kuvvetlerinin imhası, Yunanistan'ın arkasındaki esas güç olan İngiltere'yi harekete geçirmiş ve ateşkes için başvurular artmaya başlamıştı. Mudanya Mütarekesi, fazla bir zorlukla karşılaşılmadan, Anadolu ve Trakya'nın boşaltılması neticesini temin etti (11 Ekim 1922). Düşman askerleri, geldikleri gibi çekilip gitmeye başladılar.
Son Osmanlı sadrazamı Tevfik Paşa'nın, Ankara hükümetiyle barışma teşebbüsleri, kabul görmedi. Müttefiklerin, Lozan'da yapılacak barış görüşmelerine İstanbul hükümetini de davet etmiş olmaları ve bunu kabul eden Tevfik Paşa'nın bu istikametteki faaliyetleri, Ankara'da infialle karşılandı ve bazı acil ve tarihî kararların alınmasını kaçınılmaz kıldı. Bu konudaki tartışmalar, saltanat müessesesinin varlığı üzerinde yoğunluk kazanarak, nihayet 1 Kasım 1922'de saltanat ilga edildi. Tevfik Paşa, istifa etti (4 Kasım 1922). Sultan Vahideddin, yeni bir sadrazam tayin etmemekle, Ankara hükümetinin kararına boyun eğmiş oldu ve İstanbul'dan ayrılmak zorunda kaldı. Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi, kendisini derhal hal ve ıskat edip, Abdülmecid Efendi'yi halife seçti (16 Kasım 1922). Lozan Barış Antlaşması (25 Temmuz 1923) ile İstiklâl Savaşı başarı ve zaferle sona erdirilmiştir. Cumhuriyet'in ilanı (29 Ekim 1923) ve Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın reisicumhur seçilmesiyle yeni devlet, merkezi Ankara olan (13 Kasım 1923) bir Cumhuriyet haline geldiği gibi, girişilecek köklü reformlar cümlesinden olarak, hilâfet müessesesinin ilgası lüzumlu görüldüğünden, bu tarihî müesseseye son verilerek (3 Mayıs 1924), son halife Abdülmecid Efendi ve bütün Osmanlı hânedanı mensupları da yurdu terke mecbur edildiler.
|
|
|
|
|
|
|
İSTİKLAL SAVAŞI
Mondros Mütarekesinden sonra, anlaşmayı imzalamış olan ülkeler anlaşmanın öngördüğü koşullara uymamışlardır. Çeşitli bahaneler öne süren İtilaf Devletlerinin ( Fransa, İngiltere ve İtalya ) Donanmaları İstanbul'a gelmiş, Adana vilayeti Fransızlar tarafından, Urfa ile Maraş vilayetleri ise, İngilizler tarafından işgal edilmiştir. Antalya ve Konya'da İtalyan askerleri, Merzifon ve Samsunda ise İngiliz askerleri, hemen her yerde yabancı subaylar, yetkililer ve ajanlar vardır. Yine İtilaf Devletlerinin onayıyla Yunan Ordusu'nun 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıkması üzerine, Mustafa Kemal Anadolu'ya gitmeye karar vermiş ve 16 Mayıs 1919'da, "Bandırma" isimli küçük bir tekne ile İstanbul'dan ayrılmıştır. Mustafa Kemal, Anadolu'ya yapacağı bu yolculuğu esnasında düşmanlarının bu gemiyi batırmayı planladıkları konusunda uyarılmıştır. Ama o bundan korkmamış ve 19 Mayıs 1919 Pazartesi tarihinde Samsuna ulaşarak Anadolu toprağına ayak basmıştır.
İşte bu tarih, Türk İstiklal Savaşının başlangıcıdır. Mustafa Kemal bu tarihi daha sonra kendi doğum tarihi olarak da seçmiştir.
Böylece, Anadolu'da bir ulusal direniş dalgası oluşmuş, Doğu’da Erzurum'da da bir hareketlilik başlamıştır. Mustafa Kemal hızlı bir biçimde hareket ederek tüm organizasyonun başına geçmiştir. 1919 yılının yazında yapılan Erzurum ve Sivas kongrelerinde ulusal bir sözleşme ile ulusal hedefler ilan edilmiştir.
İstanbul'un, İşgal kuvvetlerince işgal edilmesi üzerine, Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisini açarak merkezi Ankara olan yeni ve geçici bir hükümet kurmuştur. Mustafa Kemal aynı gün Meclis Başkanlığına getirilmiştir. Bu sırada Yunan Ordusu da, Çerkez Ethem'in ayaklanmasından yararlanarak ve onunla işbirliği içerisinde Bursa ve Eskişehir yönünde harekete geçmiştir. Ancak 10 Ocak 1921 tarihinde, düşman kuvvetleri Batı Cephesi Kumandanı Albay İsmet İnönü ve orduları tarafından çok ağır bir yenilgiye uğratılmıştır. 10 Temmuz 1921 tarihinde ise, Yunan Ordusu beş tümen ile Sakarya'ya bir cephe saldırısı başlatmıştır. 23 Ağustos tarihinden 13 Eylül tarihine kadar aralıksız olarak süren büyük Sakarya Savaşı sonrasında, Yunan Ordusu yenilmiş ve çekilmeye zorlanmıştır. Bu savaş sonrasında, Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'e Gazi ve Mareşal unvanlarını vermiştir. Düşmanlarını ülkesinden kovmaya kararlı olan Mustafa Kemal, 26 Ağustos 1922 sabahında, ordularına saldırıyı başlatma emrini vermiştir. 30 Ağustos 1922 tarihinde, tüm düşman kuvvetleri Dumlupınar'da ya öldürülmüş ya da esir edilmiş, düşman ordularının Kumandanı General Trikupis esir alınmıştır.
9 Eylül 1922 tarihinde Atatürk’ün “ORDULAR! İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR, İLERİ!...” emriyle, kendilerini kovalayan ordularımızdan kaçmakta olan düşman kuvvetleri İzmir yakınlarında denize dökülmüşlerdir.
Olağanüstü askeri bir yeteneğe sahip olan Mustafa Kemal komutasındaki Türk kuvvetleri yurdu işgal etmiş olan Müttefik kuvvetlere karşı bir İstiklal mücadelesi vermişler ve sonunda bütün cephelerde zaferler kazanmışlardır. 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Antlaşmasının imzalanmasıyla, hem bu zafer hem de bu zaferin ürünü olan yeni Türk devleti tüm dünyaca tanınmıştır. Mustafa Kemal, yeni, sağlam ve dinç bir devlet kurmuştur. 29 Ekim 1923 tarihinde, yeni Türk Devletinin idare şeklinin Cumhuriyet olduğunu ilan etmiştir. Ve Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyetinin ilk Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir.
|
|
|
|
|
|
- ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi? En kesif orduların yükleniyor dördü beşi, Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya. Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı! Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!" Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi, Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi! Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer, Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer. Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında, Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada! Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk; Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk. Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ... Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ! Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil, Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil, Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına; Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına. Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz... Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz. Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb, Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı; Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı; Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin; Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin. Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam, Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam. Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer... Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak, Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak. Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller, Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller. Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere, Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler... Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler! Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından; Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman? Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm? Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm. Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler, Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer; Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi; "O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi. Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek: İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek. Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar... O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar... Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor! Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker! Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i... Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi. Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? "Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın. Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb... Seni ancak ebediyyetler eder istiâb. "Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına; Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına; Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle, Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle; Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan; Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına; Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına, Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem; Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem; Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana... Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini, Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i, Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran... Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran, O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın; Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın; Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât! Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât... Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber, Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.
-
Mehmet Akif Ersoy
|
|
|
|
........................................................................................
......BUNU BİLİYORMUYDUNUZ _?...
1900'lü yılların başında Avrupanın güçlü devletlerinden olan fransa o
dönemin diğer devletlerine haber göndererek yeni bir savaş makinası
bulduklarını ve bu makina ile gösteri yapılacağını diğer devletlerin bu
davete yetkili 2 askeri üye ile katılabileceklerini bildirirler.Gösteri günü
ortalık mahşer yeri gibi kalabalıktır.Osmanlıdan gösteriyi izlemeye gelen
sadrazam( ismi hatırlanmıyor) yanında genç bir
subay vardır.Gösteri başlar herkesin şaşkın bakışları altında havaya yükselen
bir makina havada sortiler yapmakta belirlenmiş hedeflere ateş
etmektedir evet bu ilk savaş uçağıdır.Derken uçak yere iner,pilot kendisi
ile havalanacak bir gönüllü ister,tabi herkes korku içinde kimse cesaret
edemez ve Osm.paşasının yanındaki genç subay bir Türk cesurluğuyla hemen öne çıkar -Ben gönüllüyüm der.Pilot genç Türk subayını giydirir ve
uçağa götürür,tam bineceklerken Osm.paşası genç subayı kolundan tutar ve
--Sen in ,der.Subay nedenini sorunca-- İçimde kötü bir his var der.Bunun
üzerine uçağa başkası biner uçak havalanır ve yere çakılır.
Evet o gün o Osm.paşası o genç subayın kolundan çekipte uçaktan
indirmeseydi bugün ÇAĞDAŞ TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCUSU MUSTAFA KEMAL ATATÜRK OLMAYACAKTI.Genç subay O idi.
VASIYET
OLURDA YA BIR CATISMADA ÖLÜRSEM,
ARKAMDAN YAS TUTMAYIN.
BIRAKIN TOPRAGIMDA RAHAT UYUYAYIM
BEDENIMDE ELBISELERIMI CIKARTMAYIN,
ONLAR BENIM GURURUMDUR.
ÖLÜNCE KEFENIM KEFENIM OLACAK
BASIMDAN BEREMI CIKARTMAYIN,
O BENIM SANIM SEREFIM OLACAK.
AYAGIMDAN BOTLARIMI CIKARTMAYIN,
ONLAR NICE YOLLAR ASACAK.
SEHIT OLURSAM;SIRAT KÖPRÜSÜNDEN GECECEK
ELIMDEN TÜFEGIMI ALMAYIN,
O BENIM NAMUSUMDUR.
ÖLÜNCE MEZARIMASEMBOL OLUCAK.
YARAMIN KANINI SILMEYIN AHIRETTE HESABI SORULACAK
GÖGSÜMDEN;KÖR KURSUNU CIKARTMAYIN
O BENIM MADALYAM OLACAK.
ASKER SIIRI
YINE PUSULU BIR AKSAMIN DERINLIGINDE YÜRÜYORUM ELIMDE SILAHIM BILINSIZCE KÖTÜ KADERIM BU ISE ELDEN NE GELIR VATAN BORCU! NAGMERT BIR KURSUN SAPLANDI BAGRIMA! BAGRIMI YAKIYOR YARIM NAGMERT KURSUN! BAK KANLAR SÜZÜLÜYO BAGRIMDAN! DÜSDÜGÜ YERI YAKIYOR YARIMM! BIR YIGIT DÜSÜYOR KARANLIKTAN TABUTUMA SARILIPTA AGLAMA YARIM BASINI DIK TUT VE GURURLU OL SEN SEHITIN YARISIN! BAGRIMDAN KURSUNU ALMA MADALYAM OLACAK O "(ALLAH)" KARSISINDA SILAHIMDAN MEZAR TASI YAPIN ÜSTÜNEDE "VATAN BÖLÜNMEZ SEHITLER ÖLMEZ"! YAZIN
ASKERIN MEKTUBU
SÖZLERIM DERTLIDIR KUSURA BAKMAYIN
SAKIN MEKTUBUMU YIRTIP ATMAYIN
FAZLA DÜSÜNÜP MERAK ETMEYIN BU
ASKERIN MEKTUBU YIRTIP ATMAYIN
ELLERIM VARMIYOR MEKTUP YAZMAYA
ZEVKMI ALIYORSUN BENI AGLATMAYA
ZATEN ALISMISIM MEKTUPSUZ KALMAYA
BIR MEKTUBU COK GÖRDÜNÜZ BANA
BAKMAYIN YARALI KALBIME GÖZ YASIMA
BÜLBÜLLER KONAR MEZAR TASIMA
BIRGÜN SEHIT OLURSAM UNUTMAYIN
DAVACIDIR BU VATAN ICIN YASIN MEZAR TASIMA
Sehitler ölmez
Elbet bitecek bu cile Su serpilecek yanan yüreklere Hesap verecek Teröristler bize Son verilecek bütün kötülüklere
Sehidimin kani yerde kalmaz Kahramansiz Vatan olmaz Bu yanan yürek yerinde durmaz Sorulacak sehitlerimizin kani
Sehidimin kahraman kani Koruru daima bu güzel vatani Gözleri yasli birakan sehit anasini Soracagiz biz bunlarin hesabini
Sehitler asla ölmez Kanyayan yürekler dinmez Bu Dava hic bir zaman bitmez Sorulmadikca sehitlerimizin kani
Mustafa Kocak

April 02
BEN TÜRK'ÜM
Ben, Asyanın bozkırlarında Tuğ kaldırıp, açı doyurup, Çıplağı giydiren Bilge Kağan’ım.
Yağız atlar sırtında Anadoluya akın yapan Tuğrulum Çağrıyım Malazgirt meydanında Ak at üstünde ak kefenli Alparslanım, Haçlı ordusunu durduran Kılıçarslanım.
Söğütte Ertuğrul oğlu Kara Osmanım, Beyliği Devlet yapan, Derleyip toplayanım. Bursada Orhanım, Kosavada Murad Niğboluda Yıldırım. “Ya sen beni al yada ben seni” deyip İstanbulu alanım Atları denize süren Gemileri karadan yürüten Fatih Sulatanım…
Ben mazluma Yunusum Sevgi var gönlümde Zalime Yavuzum Kılıç var elimde…
Üç kıtayı gezen benim Adaleti yayan ben. Merhamet öğreten benim Aleme nizam veren ben. Elimle beslediklerim vurur beni Sırtımda taşırım hançer izleri İhanete uğrayan benim Sırtından vurulan ben…
Ben Nene hatunum Duydum maskof sarmış Erzurumu Bırakıp beşikte yavrumu Kazma kürek saldıranım ben…
Kara Fatma, Çete Ayşe benim Nice er bildiğinizden daha yiğidim…
Hınçaklar Taşnaklar iyi bilir beni Kars da Van da tüm Doğuda Sırtından vurulan Moskofa satılan Çoluk çocuk mezara doldurulan ben…
Daha yaşım onbeş onaltı Benimde köyde yavuklum vardı Dediler düşman Çanakkaleyi sardı, Başımda kına dilimde dua Çanakkalede vurulan ben…
Seyit onbaşıyım Bir mermiyi omuzlamışım Bilmezler ki Bir milletin tarihini talihini Sırtlanmışım…
Sarıkamışta donan benim Yemen çöllerinde yanan ben, Resulun kabrinde nöbetteyim Azığım yok çekirge yemekteyim, Fahrettin Paşayım ben…
Samsunda meşale yakan benim. Sakaryada Kocatepede Düşmanı durduran ben. Yunanı İzmirden denize dökenim Mustafa Kemalim ben…
Kerkük te Musulda yok edilen Karabağ da ezilen Türkistanda daha doğmadan Şehit edilen ben…
Ruhi benim Süleyman ben Anam Dursun dedi Durmadan giden ben… Göğsünde Dokuz kurşun Bekir’im, Hüzünlü Eylüllerde Darağaçlarına yürüyenim Bir, iki değil beşbinim ben…
Cudide Dargeçitte Gabarda Yazın sıcağı kışın soğuğunda Nöbet tutan ben… Vurulup tertemiz alnından Şehit olan ben…
Benim toprağı vatan yapmak için can veren Benim bayrak solmasın diye kan döken
Ne Hırantım ne Ermeni Ne de Gürcüyüm Elhamdülillah Müslüman Türküm ben…
ZAP SUYU
Karanlık gecede kara sudan zap suyuna giden yol, Dolunay azaplığında vatanımın, Ay örgüsü saçlarına vurgun düşmüşüm, Alın yazımıza vatan ve bayrak, şehitlik yazılmış
En güzel türküyü kurşun söyler özüme, Ola ki Tendürek ağıdı Cudi, Gabar türkülerinde, Muhabbeti bulurum bir zaman, Şahadetse aslanların savaşında,
Ölümsüzlük, şehitlik, bayrak hilalinde, Can veren, kan veren yiğitler, Yar gönlümüze düşende, çıktık dağların başına Karanlık gecede el uzattık hilale, Vurgun yedik seher rüzgarında, Gurbet türküleriyle selam ettik yar diyarına, Savaş türkülerinde kendimizi bulduk, Vatan türküsüyle huy eyledik her zaman
Kürşat baskınlarında şahadetime destur verilirken, Tekbir-i ilahi ki bayrağımdaki iman, Yıldız yüceliğinde vatan olası gönül, Neylerim, neylerim sensiz acep?
Seninle gezerim Şavşat’ı, Kars’ı, Seninle inerim Bingöl’den Van’a, Muş’tan el ederim Adıyaman’a, Ben deli sevdalar yaşar uykusu geçerken, Keleş sesinde yas tutarım, Ölen şehitlerin ardından,
Mimarisi olduğum Anadolu’yu gezerken, Nasibim bir kurşun olup da, düşersem toprağa, Eğer, eğer toprak bana asmışsa bağrını, Damla damla düşüyorsa toprağa kan, Bayraklara sarılıyorsa tabutlar, Analar, analar ağlıyorsa yitik erlerinin ardı sıra, Gelinler, gelinler yas tutuyorsa yiğit erlerinin ardından Ki Türk devleti öksüz kalacaksa eğer,
Koyuver şahin misali saldırsın İbrahim’in delilerini, Mehmetçesine, çakal sürüsüne,
Ay gökte kaldıkça, Ulu kocaların, ak sakalların duası Üstüne olsun.
|
|
|
|